11 Mayıs 2009

Röportaj - Ş. Alparslan Yasa I. Bölüm

Adsız (Custom) Türkiye-AB ilişkileri üzerine yorumların yer aldığı sitemizde, muhtelif görüşleri yansıtmak amacıyla, Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri hakkında röportajlar yapıyoruz.

Bu bağlamda ilk röportajı, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Bölümü Araştırma Görevlisi Ş. Alparslan YASA ile 11 Mayıs 2009'da yaptık.


Davetimizi kabul ettiği ve sorularımızı içtenlikle yanıtladığı için Sayın Ş. Alparslan YASA'ya teşekkür ederiz.

---Birinci Bölüm---

Röportör: Avrupa'yı nasıl tarif edersiniz? "Avrupa Medeniyeti" nedir?

Ş. Alparslan YASA: Avrupa'yı,
umumî olarak, "Avrupa Kıt’ası", "Avrupa Medeniyeti" olarak düşünmemiz gerekir. Avrupa kültürü, medeniyeti ve dünyası, biliyorsunuz, Eski Yunan'a dayanmaktadır. O Yunan Medeniyeti mirasını devralan, ama fikrî planda onu çok da ileriye götürmeyen, daha çok siyasî, hukukî ve askerî sahada o kültürün oluşmasına ciddî şekilde katkıda bulunan bir Roma Medeniyeti var. Onun arkasından Hıristiyanlık geliyor; ama Hıristiyanlığın Avrupa kültüründe yer alması ancak uzun bir sürecin sonunda mümkün oluyor. Biliyorsunuz, Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Avrupa, tam manasıyla bir barbarlık dönemi yaşadı. Hem şehir medeniyeti çöktü, hem iktisadi hayat ve insanlar bir nevi vahşî hayata döndüler. Alabildiğine cehalet, umumî bir emniyetsizlik hali, devamlı yağmalamalar, öldürmeler, savaşlar... Bin sene kadar Avrupa'nın bu şekilde karanlıklar içinde yaşadığı söylenir. O yüzden bu hususu tespit etmemiz ve bunun üzerinde düşünmemiz çok iyi olur.

"Ortaçağ karanlığı" olarak bize de geçen bu tabirin esası, Avrupa'nın gerçekten, fiilen, bin sene kadar, bir karanlık dönem yaşamasıdır. Bu karanlık dönemde, hem kültür planında tam bir dibe vurma
görülüyor, hem de iktisadî hayat ve siyasî bütünlüğün yok olduğu. O kadar ki şehirler ortadan kalkıyor; şehirlerin yerini orman alıyor. "Bakarsan bağ olur" denir. Bir şehir devamlı bakım görürse, gelişmeye ve varlığını devam ettirmeye imkân bulabilir. Şehirler terk edildiği için yerlerini orman kaplıyor. İşte böyle bir dönem!

Buradan, hemen "bizimkilere" atıfta bulunmakta fayda görüyorum. Biz, son bir-iki asır içerisinde, belki de anlaşılmaz sebeplerden dolayı, kendimizi tamamen inkâr süreci içerisine girdiğimizden, Batılıların bütün sloganlarını, şablonlarını aynen benimsedik ve onun için, bizde de çok yaygın
olarak bir “Ortaçağ karanlığı” kullanılışı var.

Hiç düşünmeden, kendimizden bahsederken de, bu insanlar, Ortaçağ karanlığından dem vuruyorlar ve yeni medeniyet hamlesiyle, Ortaçağ karanlığından kurtulma edebiyatı yapıyorlar. Halbuki Doğu dünyasının, Avrupa'dakine benzer böyle bir karanlık dönemi asla olmadığı gibi, Avrupa'nın o karanlık dönemi, İslâm-Doğu dünyasının altın çağıdır. Bu çağ, her bakımdan
yükselişin olduğu, insanlığın zirvesini teşkil eden bir medeniyet, kültür, iktisadî gelişme, siyasî bütünlük çağıdır. Doğu dünyasında, en azından bu Ortaçağ devresinde, hiçbir zaman Avrupa'dakine benzer bir karanlık çağ yaşanmamıştır.

Peki, sonrasında ne olmuştur? Avrupa bu karanlıktan nasıl
çıkmıştır? Şahsen yaptığım araştırmalar, Avrupa'da tarafsız olarak konuyu araştırabilen ilim adamlarının da ortaya koydukları gözlemler, bu konuyu aydınlatmaktadır. Briffault, Gustave Le Bon gibi ilim adamları, müspet ilimlerin İslam dünyasında geliştiğini ciddî delillerle ve geniş bir malzemeyle ilk defa ortaya koyan insanlardır.

İslam medeniyetinin veya kültürünün üç büyük merkezi vardı. Bunun Doğu'daki ayağı Bağdat, Akdeniz'deki ayağı Sicilya ve Batı'daki veya Avrupa'daki ayağı
Endülüs'tü. Avrupalılar, Haçlı Seferleri dolayısıyla, Ortadoğu ile yakın bir irtibat kurdular. Ayrıca, Sicilya Krallığı üzerinden, Sicilya ve İtalya üzerinden, bütün Avrupa, bu gelişmiş ve kendi seviyesinin çok üstünde olan kültür dünyasıyla münasebet kurmuştur.

DSC00705Bu kanallardan başka, neredeyse bin yıl kadar varlığını devam ettiren ve çok parlak bir medeniyet olan Endülüs var. Jacques Pirenne isimli çok meşhur bir Fransız tarihçisi vardır. Onun, beş ciltlik "Büyük Dünya Tarihi" adlı kitabına bir göz atmak yeter. Bu kitapta, Endülüs medeniyeti hakkında çok kıymetli bilgiler yer almaktadır. O zaman İspanya'da 30 milyon nüfuslu bir millet söz konusu. Bütün şehirler mamur ve çok gelişmiş bir iktisadî hayat var; öyle ki bütün dünyayla ticaret yapıyorlar. Ayrıca, tıptan fiziğe kadar her çeşit ilim alabildiğine gelişmiş.

Misâl: İbn-i Haldun Endülüslüdür. İbn-i Haldun, hakikî mânâda, hem içtimaiyatın (sosyoloji), hem de iktisat ilminin ve hatta tarih ilminin kurucusudur. İbn-i Haldun, aynı zamanda, büyük bir İslam âlimidir.
Şehirlerin fevkalade mamur olmasına gelince, bundan kastedilen şey, bütün sokakların aydınlatılması, sokakların gayet temiz ve muntazam olması, her tarafın muhteşem binalarla donatılmış olması, gayet planlı bir iskân politikasının bulunması, v.s.’dir. İleri, yan, medenî bir hayat yaşanıyor. Bu bakımdan Endülüs, Avrupa içerisinde bir "Medeniyet Adası" gibidir. Şöyle ki: Avrupa'nın umumuna baktığınızda, maddî-mecazî manasıyla, tam bir sefalet görüyorsunuz. O zaman, Avrupa'da, az çok ilme, kültüre hevesli olan insanlar, hatta bir Papa dahil, gelip Endülüs medreselerinde tahsil yapmışlar ve muazzam bir tercüme faaliyeti başlatmışlardır. Müslümanların eserleri, Müslümanların Yunancadan Arapçaya tercüme ettikleri eserler, çok muazzam bir tercüme faaliyetiyle, Latinceye aktarıldı ve bütün Avrupa, bunları okuyarak, yavaş yavaş uyanmaya başladı. Bu sebeple, Avrupa'nın ilim ve kültür bakımından uyanışının temelinde tamamen İslam medeniyeti vardır ve Avrupa medeniyeti, ilim ve tefekkür planında İslam medeniyetinin bir devamıdır.
İnsan hakları
kavramı da, bu arada, Müslümanların geliştirdikleri felsefe ve hukuk sistemiyle beraber Müslümanlardan alındı ve onun üzerine yeni fikirler ilâve edildi.
Jacques Pirenne'in Büyük Dünya Tarihi kitabında, Endülüs hakkında şöyle bir karşılaştırma var: Endülüs'ün 30 milyonluk nüfusuna, mesela Fransa, ancak 19. asırda ulaşıyor. Medeni bir hayat olmadığı için nüfus çok az diğer Avrupa ülkelerinde. Keza, halk tam bir cehalet içerisinde; fevkalade iptidaî bir hayat yaşıyor, iktisadi hayat çöktüğü için nüfus artmıyor. Çok seyrek nüfusların hakim olduğu ülkeler. Ondan sonra, büyük Rönesans hamlesi, sanayi faaliyetleri, dünyayı sömürgeleştirme hareketleri ile dünyanın bütün zenginliği Avrupa'ya akıyor. Ancak bunlardan sonra 19. asırda Fransa 30 milyon nüfusa ulaşabiliyor. Düşünün, bahsettiğimiz Endülüs'ün bu nüfusu, 9. ve 10. asırlarda var. Yani bin sene sonra Fransa, ancak Endülüs'ün seviyesine gelebiliyor! Böylesi parlak bir medeniyet! Hiçbir zaman bir karanlık çağ söz konusu değil. Bizim belki karanlık çağımız, İslam Medeniyetini Batılılar çökerttikten sonra nisbî olarak oluşmuştur.

Avrupa kültürüne, medeniyetine, yeni bir maya çalınıyor ve bu mayalar tamamen İslam medeniyetinden geliyor. Oradan aldıkları hızla, Rönesans hamlesini yapıyorlar, keşiflere çıkıyorlar, dünyayı sömürmeye başlıyorlar ve Avrupa zenginleşiyor, gelişiyor. Bugünkü bildiğimiz Avrupa medeniyeti, kültürü bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Fakat Avrupa entelektüellerine sorduğumuz zaman, hiç İslam unsurundan bahsetmezler. Onlara göre, İslam unsuru, sanki Avrupa kültüründe, medeniyetinde hiç yer almıyor. Yunan, Roma, Yahudi-Hıristiyan artı Rönesans kültürü yer alıyor. Oysa, Rönesans kültürü dedikleri şeyin esası,ilim ve tefekkür planında, İslam kültürüdür. (
Tabiiî onun üzerine kendilerinin geliştirdikleri başka fikirler de eklenmiştir.) O derece ki Müslümanların bilhassa ilim kitapları, bazen de felsefe kitapları, fecî şekilde intihal edilmiştir. Hatta intihal, o zamanlar, çok tabiî görülen bir şeydir.

Mesela, Avrupa ilim tarihi kitaplarında, müspet ilim tarihinin başlangıcı olarak gösterilen 12. asırda Oxford'daki Roger Bacon'ın optikle alakalı kitabı, İbnü'l-Heysem'in kitaplarından intihal edilerek yazılmıştır. Bacon, Arapça öğrenerek İbnü’l-Heysem’in Menâzır’ını tercüme etmiştir ve üzerine kendi ismini koymuştur. Şu anda herkes, Roger Bacon der, kimse İbnü'l-Heysem demez. Pek çok kitap böyledir. Pek çok ilmî plandaki keşifler böyledir.

Şu anda aklıma gelen bir başka misal: Avrupalılar, küçük-büyük kan dolaşımını ilk defa 17. asırda Avrupalı bir fizyolojistin keşfettiğini söylerler. Halbuki ondan belki bin sene kadar evvel, küçük-büyük kan dolaşımını, İbn-i Nefis keşfetmiştir ve onun
keşfi intihal edilmiştir. Avrupalılar, onların kitaplarını kendi isimleriyle piyasaya sürmüşlerdir. Fotoğraf makinesinin esası olan ilk karanlık kutu denemelerini yapan, İbn-i Heysem'dir. Bunlar hiç söylenmez. Astronomi, matematik, fizik, kimya sahalarının ve çok daha mühimi olarak tecrübi araştırma usulün (gözlem ve deneye dayalı usulün) mucidi doğrudan doğruya onlardır ve onu Kur’an’a dayanarak ortaya koymuş, geliştirmişlerdir. Bu usûl, bütün müspet ilimlerin temelini oluşturur. Usulü bir defa ortaya koydunuz mu onu uygulayarak her sahada müspet ilimleri geliştirebilir, bin bir keşif yapabilirsiniz. İşin mühim olanı, o ana fikri ortaya koymaktır. Bunu da Müslümanlar yapmıştır. Binaenaleyh, Müslümanlar, bugün ne kadar müspet ilim varsa hepsinin sahibidirler, bütün ilimler, bütün ilmî keşifler ve müspet ilimlere dayanan teknik icatlar dolaylı olarak Müslümanların eseridir. İslâm medeniyeti olmasa, müspet ilim ve müspet teknoloji de olmazdı.

Her neyse, Avrupa medeniyeti işte böyle bir süreçle ortaya çıkmış ve ne yazık ki üstadlarını inkâr eden nankör bir medeniyet davranışı görmüştür. Fakat İslam, asla bu medeniyetin emperyalizminden, sömürgeciliğinden, jenosidlerinden, ahlâksızlıklarından mes’ul değildir; çünkü bütün bunlar, İslam ahlak ve siyasetine zıdd olarak, onların dünyaperestliğinin ve makyavelist politika anlayışlarının neticesidir ve kendi günahlarıdır. Eğer İslam ahlâkını da iktibas etmiş olsalardı, bugün çok daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk.



---Birinci Bölümün sonu---

Röportajın ikinci bölümü için buraya tıklayınız.