Avrupa Birliği, temelde ekonomik ve politik bir topluluk olsa da içinde farklı milletlerin ve farklı dillerin yaşadığı büyük bir birliktir. Şu anda 27 üye ülkenin yer aldığı AB'de, birbirinden farklı 23 dil ve bir o kadar da kültür yer almaktadır.
Ekonomik ve siyasi entegrasyon sürecinin Amsterdam ve Maastricht Antlaşmaları ile tamamlanmış olması, AB'yi tam bir "birlik" haline getirmek için, tabii ki de, yeterli olmayacaktı. Ortak pazar ve ortak para birimini kullanan AB ülkelerinin, kültürel ve sosyolojik anlamda da bütünleşmesi gerekirdi. Bu bütünleşme, İrlanda'dan, Bulgaristan'a, Portekiz'den İsveç'e her ulusu tek çatı altında toplama amacını taşımaktaydı. Bu nedenle, AB'yi kuran antlaşmalarda, "farklı kültür ve düzeylerdeki insanların birbirlerine yakınlaştırılması" ve dolayısıyla Avrupa'da "barış, güven, özgürlük ve istikrar" ortamının kültürel boyutlarda sağlanması amaçlanmaktadır.
Amerika'da 1944'te Bretton Woods Konferansı düzenleyen Batılı ülkeler ile Amerika da, artık savaşların ve anlaşmazlıkların olmadığı, uzlaşmazlıkların barışçıl yollardan çözüme kavuştuğu ve kültürel, ekonomik ve politik bütünleşmenin sağlandığı "yeni dünya düzeni" kurmak için bir araya gelmiştir. Konferans süresince Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası gibi kavramlar ortaya atılmıştır. Konferanstan çok az bir süre sonra milletlerarası ekonomik, politik ve kültürel bütünleşmeyi sağlaması beklenen bu iki kurum, dünya çapında barışı ve istikrarı yaymak için kurulacaktır.
ABD örneğinin Avrupa'da da başarılı bir şekilde uygulanabilir olduğunu savunan dönemin ünlü İngiltere Başbakanı W. Churchill, "Avrupa Birleşik Devletleri" olgusunu tartışmaya açmış ve aslında "bir ailenin farklı fertleri olsak da ailemiz bir olmalıdır" gibi sloganların yerleşmesi için politik ve kültürel anlamda birçok görev üstlenmiştir.
Türkiye sahip olduğu mozaik yapısıyla, Avrupa Birliği içinde, belki de, en farklı ülkelerden birisidir. Zira farklı dil, din ve kültürlere sahip insan topluluklarını yüzyıllardır topraklarında beslemiş olan Osmanlı Devleti, Batılı ülkelere göre, dönemin en "hoşgörülü" devletlerinden biriydi. İçinde onlarca muhtelif insan topluluklarını bir arada ve barış içinde aynı çatıda birleştirmek, aslında, şu anki AB'nin temel hedeflerinden biridir. Tıpkı Osmanlı Devleti ve ardından günümüz Türkiye'sinde olduğu gibi, AB de, farklı mezhep, din, dil ve ırklara sahip insan topluluklarını aynı çatıda birleştirmek istemektedir.
Bu amaçla, öncelikle eğitime önem veren AB, çocuklar ve gençlerin birbirlerini daha yakından ve iyi tanımaları amacıyla birçok program ve proje üretmekte ve bu tür projeler için üye ülke vatandaşlarına hibeler ve yardımlar verilmektedir.
AB projeleri, AB üyelerinde kültürler arası bir bütünleşmeyi sağlayarak, AB entegrasyonuna katkı vermesi için sürekli yenilenmekte ve güçlendirilmektedir. Kültürel farklılıkların birer "zenginlik kaynağı" olduğunu vurgulayan AB tarafından bu tür projeler, birbirlerinden farklı düşünce yapısına sahip, farklı dile sahip ve hatta farklı dinlere sahip insanların, bir arada barış ve istikrar ortamında yaşamalarını sağlama amacıyla sürdürülmekte ve uygun görülmesi halinde "koşulsuz" desteklenmektedir.
Farklı kültür ve renklere sahip Türkiye ise, hiçbir Avrupa ülkesine benzememektedir. Hem kültürel, hem dini hem de geleneksel açıdan bakıldığında Türkiye'nin Avrupa'daki yeri oldukça farklıdır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yüzyıllardır süregelen gelenek, görenek ve töreler, o yörenin, tabii ki birer zenginliği ve farklılığıdır. Ne var ki söz konusu gelenekler yüzünden günümüzde birçok insan "töre cinayetlerine kurban gitmektedir."
Düşünce, vicdan, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı gibi son derece önemli maddelerin her üye ülke tarafından kabul edilmesi, maalesef, bu kavramların birebir uygulandığı anlamına gelmemektedir. Türkiye, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve ayrımcılık konularında, AB raporlarında, sürekli "eleştirilmektedir".
Farklı kültürlere, geleneklere, dillere, dinlere, düşünce ve ifadelere saygı duyulması, ayrımcılığın her türlüsünün yasalarca yasaklanması, hiç kimsenin ırkı, rengi, dini ve dili ile bir ayrımcılığa maruz kalmaması, sadece AB için değil, ülkemiz için de "olmazsa olmaz" kabul edilmeli ve bu alandaki çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder