16 Mayıs 2009

Röportaj - Ş. Alparslan YASA III. Bölüm

Ads1z (Custom)_thumb[4] Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Bölümü Araştırma Görevlisi Ş. Alparslan YASA ile 11 Mayıs 2009'da yaptığımız röportajın üçüncü(son) bölümünü yayımlıyoruz.

---Üçüncü bölüm---


Röportör: Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri üzerine yorumlarınızı alabilir miyiz?

Ş. Alparslan YASA: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile bütünleşmek için attığı bütün adımların esasında, tamamen siyasi teslimiyet zihniyeti vardır. Bütün araştırmalarım boyunca Türkiye'de hiçbir siyasinin veya ilim adamının çıkıp da, çok ciddi olarak, AB'nin Türkiye iktisadına, kültürüne veya her konuda gelişmesine yapacağı katkıların bir muhasebesini rasyonel ve ilmi olarak ortaya koyduğuna ve daha sonra da "Bu bizim menfaatimizedir. Biz AB'ye girelim." dediğine şahit olmadım.

Gördüğüm şey, körü körüne bir teslimiyet. Esasında, kendimizden nefret var. "Biz hiçbir şeyiz. Bizim tarihimiz hiçbir şey. Biz hiçbir zaman kendi başımıza adam olamadık. Bizi ancak Avrupa adam eder. Onun için de bizim her hâlükârda Avrupa ile kaynaşmamız lazım. Bizim Avrupalı olmamız lazım." denmektedir.

Bu bir kültür meselesidir. Avrupalı kültürü asla Türk kültürü ile bağdaşır bir kültür değildir.

Bağdaşabilen sahaları, unsurları vardır. Bunun aksini iddia edemeyiz. Fakat esas itibariyle bunlar iki ayrı kültür, iki ayrı zihniyet, iki ayrı dünya görüşü, iki ayrı tarih, medeniyet. Bunların bir tarafını tamamen inkar etmeden diğerinin içerisinde bunu eritmek mümkün değildir. Zihniyet budur.

Böyle olunca, oturup hesap kitap yapılmadan, tam bir teslimiyetçi, dilenci edasıyla Avrupa'ya "Biz sizden olmak istiyoruz. Ne olur bizi de içinize kabul edin!" siyaseti güdülüyor, böyle bir edebiyat yapılıyor.

Ankara Antlaşması'ndan itibaren, Avrupa ile bizi böyle bir siyasi birliğe, bütünleşmeye götürecek sürecin altında yatan zihniyet budur. Halbuki Avrupa ülkelerinde benzeri bir şey görmüyorsunuz. Onlar esasta bir oldukları halde, ortak bir kültürü, ortak bir dünya görüşünü, ortak bir tarihi paylaştıkları halde, her Avrupalı ülke, AB'ye dahil olmadan önce, çok esaslı bir şekilde bunun muhasebesini yapmıştır. "Bunun bize faydası ne olabilir?" denmiştir.

Misal Norveç. Norveç'te bir an AB'nin ülkeye bilhassa iktisadi planda iyi tesirleri olabilir düşüncesi ağır basmıştı. Ondan sonra bir üyelik süreci başlamıştır. Ama arkasından yapılan referandumla, bu reddedilmiştir. İktisadi planda bunu kendi menfaatlerine görmedikleri için AB'nin dışında kalmıştır.

İngiltere'de mesela hala Sterlin geçerlidir. Aynı zihniyet yani. İki vitesli Avrupa anlayışına göre İngiltere, ikinci viteste kalıyor.

Türkiye'de böyle bir şey görmüyorsunuz. Türkiye'de şöyle sorular sorulmamaktadır: "Biz Avrupa ile birleşirsek, bize iktisadi bakımdan şu katkısı olur, hukuki bakımdan şu katkısı olur."

Biz bir kere "Hiçbir şeyiz; onun için Avrupa'yla bir arada olmak bize her bakımdan fayda getirir." diyerek peşin hüküm veriyoruz. Bu, kendini inkar etme zihniyetinin bir neticesidir. Böyle bir süreç var.

Bu arada Türk halkını alabildiğine hor görme tavrı vardır. Bakın 50 yıldır Türkiye Avrupa'nın dümen suyuna takılmış vaziyette gidiyor. Hiçbir zaman, hiçbir parti, hiçbir iktidar bu politikayı halka danışmamıştır. Yani bir referandum dahi yapılmamıştır. Bizim halkımız gerçekten AB üyesi olmak istiyor mu? Böyle bir teşebbüste bulunulmamıştır. Çünkü halka saygıları yoktur. Onlar kendi fikirlerini oluştururlar ve bunu da tepeden halka empoze ederler. Zaten bizde her şey tepeden inme yürüyor. Halka saygı olmadığı için halka danışma ihtiyacı da hissedilmiyor.

Türk milletinin ve Türkiye'nin bütün istikbalini taahhüt altına sokan böyle muazzam bir tarihi gelişme, halka sorulmadan, halkın rızası alınmadan bu süreç uğrunda çaba sarf edilmektedir.

Benim Avrupa'ya, Avrupacı siyasete duyduğum ilk alerji, reaksiyon buradan gelmektedir. Yani hakikaten, bu halk sinesinde tartışılsa ve neticede halkımızda dese ki "Evet! Biz AB üyesi olmak istiyoruz." ben o karara saygı duyacağım. Böyle bir şey yapılmadığı için, o zihniyete reaksiyon duyuyorum.

İkinci olarak, kendi tarihime baktığım zaman, onun Avrupa medeniyetinin bir alternatifi olarak görüyorum. Avrupa medeniyeti benim gözümde hiç büyük bir medeniyet değil. Avrupa'yı bugün kuvvetli yapan her şeyin, İslam medeniyetinden geldiğini görüyorum. Bu bir tarihi vakıadır. Onun asıl kaynağı biziz. Biz onu sonradan ihmal etmişiz, ondan uzaklaşmışız ve onun için de onun ağır bedelini ödemişiz. Bunlar ayrı meseleler. Ama işin asıl cevheri bizdedir.
DSC00707 Ben neden Avrupa'ya özeneyim? Ben hiçbir zaman Avrupa gibi dünyayı sömürmedim. Her gittiğim ülkede jenosit yapmadım. Hakiki manada gittiğimiz her yere, bizler, medeniyet götürdük. İnsanlık götürdük. Ben böyle bir medeniyetin varisiyim. Neden Avrupa karşısında aşağılık kompleksine kapılayım?

Benim bugün Avrupa medeniyetinden elbette istifade edeceğim şeyler vardır. Ama bu Avrupalı olmadan, Avrupalılaşmadan yapılacak bir şeydir.

Nasıl ki bir zamanlar Avrupa, Müslümanlaşma ihtiyacı hissetmeden İslam medeniyetinden yağmalarcasına istifade etti; biz de Avrupa medeniyetinin nimetlerinden istifade ederiz. Ama Avrupalılaşma diye, Avrupalı olma diye, Avrupa'ya asimile olma diye bir şey olamaz. Ayrıca biz dünyanın her kültüründen her medeniyetinden istifade edebiliriz. Kendi şahsiyetimizi, kendimizi kaybetmeden.

Biz başka bir medeniyetin varisiyiz. Bizler medeniyet çözümüyüz. Biz bütün bir Doğu medeniyetinin, İslam medeniyetinin temsilcisiyiz. Tekrar asli kaynaklarımıza dönerek, o medeniyetin zayıf noktalarını bertaraf edip yeni hamlelerle onu kuvvetlendirerek insanlığa, belki de, farklı bir saadet çözümü sunabiliriz.

Bugün Avrupa medeniyetinin insanlığı çok da mesut ettiğini iddia etmek mümkün değildir. Bir bilanço çıkarsak, insanlığa çok ağır maliyeti olan ve hala insanları, en azından, manen buhran içerisinde tutan bir medeniyet. Böyle bir yapısı var. Bu da materyalist olmasından kaynaklanıyor.

Halbuki biz, dünya ve ahireti birleştiren bir zihniyete sahibiz. Bizde mana ve madde bir arada yürür. İslam kültürü budur. Mana ve maddeyi çok güzel uzlaştırır, bağdaştırırız. Biz böyle güzel bir alternatifin, insanlık için gerçekten güzel bir çare olabilecek bir alternatifin sahibiyken, neden bu misyonunuzdan vazgeçip de Avrupa'ya yamanmaya çalışalım? Ben bunu anlayamıyorum.

Kaldı ki Avrupa Birliği, dengi dengine münasebetler içerisinde olmak da istemiyor.

Bunun en ciddi delili Jacques Chirac'ın Fransız Devlet Televizyonu'na 15 Aralık 2004'te verdiği bir röportaj. Orada söylenenler, Sarkozy'nin yıllarca tekrar ettiği şeyler şunu göstermektedir: İmtiyazlı ortaklık statüsünü tanımak istiyorlar. Bunun sebebi de tamamen siyasidir. Çünkü Türkiye'yi kaçırmak da istemiyorlar. Türkiye'nin Avrupa karşısında bir alternatif olmasını da istemiyorlar.

Avrupa, kapılarının eşiğinde, af buyurun, bizi "köpek gibi" bağlı tutacak. Hiçbir zaman onların dengi de olamayacağız. Onlar devamlı ellerinin altında bir kuvvet olarak bize hükmedecekler. İstedikleri budur.

Bunun neresi şeref? Bunun neresi savunulabilir?

Kıbrıs Rum Kesimi bugün AB'nin tam üyesidir. Birkaç yüz binlik bir şehir olan Kıbrıs Rum Kesimi bir referandum yapsa, "Türkiye'yi istemiyoruz." dese Türkiye AB üyesi olamıyor.

Böylesine muğlakta kalan, neydü belirsiz bir dava uğrunda Türkiye'nin çaba harcamasının manası nedir?

Sonra bakın bu kültürel farklılıklar her sahada kendisini göstermektedir. Avrupa'nın Türkiye'ye birazcık saygısı olsaydı, şu anda oluşturdukları hukuk sistemini, Türkiye'yi en azından müstakbel bir üye olarak görüp, danışma ihtiyacı hissederlerdi. Böyle bir ihtiyaç hissetmiyorlar. Kendileri her şeyi hazırlıyorlar. Ondan sonra da "Bizim standartlarımıza uyun!" diyorlar.

Hatırlarsanız yeni Türk Ceza Kanunu çıkacağı zaman, en azından evlilerin zina yapmasının bir suç olarak kabul edilmesi söz konusuydu. Avrupa ayağa kalktı. "Bizde böyle bir anlayış yok. Bunu siz de yapamazsınız." dedi.

Türkiye şunu diyemedi: "Siz Avrupa'sınız; bizler de Türkiye'yiz. Bizim farklı bir zihniyetimiz var. Makul ve ahlaki olarak da birbirine ihanet etmiş çiftlerin tabii ki cezalandırılması gerekir. Bu işin bir müeyyidesi olması gerekir." Bunu söyleyemedi. Avrupa'nın ağırlığını koyması ile Türkiye'de o kanun maddesi değiştirildi. Avrupalı bu tür şeyleri bize, kendi hukuk sisteminin bir parçası olarak dayatıyor. Hiçbir hukuki uygulamaya ve davranışa yönelemeyeceksiniz.

Bütün medeniyetinizi, geleneğinizi inkar ediyorsunuz. "Biz hukuk olarak hiçbir şey yapmadık. Biz bir hiçiz. Bizim her şeyimiz kötü her şeyimiz hatalı." diyorsunuz. Bu akıl almaz bir şeydir.

Röportör: Yorumlarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Ş. Alparslan YASA: Ben teşekkür ederim.

---Röportajın sonu---

Röportajın ilk bölümü için buraya, ikinci bölümü için buraya tıklayınız.